5 Aralık 2017 Salı

Hangi yoldan yürüyeceğiz?  Kıbrıs Gazetesi. Haziran/2017


Kıbrıs müzakerelerinde şu an için bir gelecek görünmüyor. Müzakerelerin olumsuz sonuçlanması halinde bizim taraftaki genel kanı, “yolumuza bakarız” şeklindeydi. Ancak bizim hangi yoldan, nasıl yürüyeceğimiz şu sıralar karanlık. Ekonomi, sağlık, eğitim, ticaret ve daha pek çok 

alanda takip edilecek güzergah kesinlikle engellerle dolu.

Hiç kimse bu yola birileri tarafından gül serpiştirilmiş olacağını düşünmesin. Türkiye’yi IMF olarak gören ve yıllardır memur maaşlarını ödemek dışında herhangi bir inisiyatif üstlenemeyen, ülkeyi kalkındırmak adına taş taş üstüne konulmayan bir sistemde “kendi yolumuzda yürümek”, üzgünüm ama hayalden öteye gitmez.
Yönetemiyoruz
1975 yılından, yani Kıbrıs Türk Federe devletinin kuruluşundan bugüne kadar geçen zaman diliminde 39 hükümet kuruldu. Rakamdan da görüldüğü üzere, devlet yönetimde pek maharetli olduğumuz söylenemez. Bu sürede hükümet edenlere baktığımızda ise UBP, 1976 yılından bu yana toplamda 28 yıl hükümette görev almış. Onu, DP ve CTP izlemiş.
Büyük siyasi partilerimizin hepsi de 42 yılık bu süreçte bir şekilde hükümet tecrübesi yaşadı. Ne var ki neticede, bugün ortada hiç de hoş olmayan bir tablo var. Hükümetlerin popülizme dönük idare sistemleri, özel sektörü özetle bitirdi.
40 bin kişi devletten maaş alıyor
2016 Nisan ayı verilerine göre, göre devletten maaş veya ödenek alan toplam kişi sayısı 40 bin 442 idi. Bu kişilere ödenen toplam maaşın ise 170 milyon TL olduğu belirtilmişti. Bugün ülkede en yüksek maaşı 16 bin 543 TL ile dış temsilciliklerin aldığı ortaya konmuş, bunu 14 bin 259 TL ile siyasilerin takip ettiği kaydedilmişti.
Hal böyle iken sürekli şişirilen müşavir kadrosunu da göz ardı etmemek gerekiyor. Müşavir ordusunun azaltılması konusunda gerçekten samimi olunsaydı, her gelen yeni hükümet dünya kadar müşavir yaratmazdı. Bugün hükümetin müşavirlere ödediği maaşın 2 milyon TL’ye ulaşmış olduğu söyleniyor. Yolumuza böyle mi devam edeceğiz?
Gece kulüplerinden devletin kasasına yılda 20 milyon TL
Başkentten ülkenin batı bölgesine doğru aracınızla yol aldığınızda gece kulüplerine rastlarsınız. Adanın kuzeyinde 35 gece kulübü bulunuyor. Bu “işletmelerde”, 334 konsomatris çalışıyor. Memlekette herkes gece kulüplerine karşı ancak kimse bir şey yapmıyor. Fuhuş yasak fakat gece kulüplerindeki kadınlar cinsel yolla geçen bulaşıcı hastalıklara karşı haftada iki kez sağlık kontrolünden geçiriliyor. Bu durum, özetle fuhuşun- kadın ticaretinin devlet tarafından da kabul edildiğinin en önemli kanıtı.
Gece kulüplerinden devletin kasasına yılda 20-30 milyon TL arasında bir rakam giriyor. Yani devlet fuhuşu bir yerde yasallaştırıyor. Olayın insani boyutu ise ayrı. Her yıl ABD’nin hazırladığı İnsan Ticareti Raporu’nda gece kulüpleri ve burada çalışanlar yer alıyor. Bu konuda yetkililerin gerekli önemleri almadığı ise sürekli tekrarlanıyor.
Roket hızda üniversite sayısı artıyor
Eğitimde ise özellikle yüksek öğrenimde son dönemlerde yaşananlara baktığımızda, durumun vahameti ortaya çıkıyor. 29 yıl içinde üniversite sayımız roket hızla 15’e yükseldi ve bir o kadar daha üniversite açılması için başvuru olduğu biliniyor. Bir zamanlar “üniversite adası” olarak planlanan eğitim politikasında, bugün 365 derecelik sapma var. Kaliteden, bilimsel çalışmadan, üretimden uzak bir eğitim veriliyor. Üniversitelerin, rant kapısı ve öğrencilerin de müşteri olarak görüldüğü bir sistemle daha ne kadar gideceğiz? Bu yolu nereye kadar yürüyebileceğiz? 93 bin öğrenciden 20 bininin kaçak konumunda farklı sektörlerde çalıştığı iddiası var.
Öğrenciler sadece, kaçak iş gücünü oluşturmuyor. Aynı zamanda kaçak öğrenci konumunda da bulunuyorlar. Üniversiteye kayıt yaptırarak, burada öğrenci statüsüyle bulunan bu kişiler, okul harçlarını yıl içerisinde ödeyemediği için “kaçak öğrenci” konumuna düşüyor. Türkiye ve özellikle üçüncü ülkelerden KKTC’ye öğrenci olarak gelenlerin, günlüğü 35- 40 TL’ye inşaatlarda, restoranlarda, kafelerde çalıştığı öne sürülüyor.
Eğitim Bakanlığı bu konuyla ilgili harekete geçeceğini açıklamıştı. Şu anda eğitimde “kaçak kat çıktığımıza” dair gibi görüntü hâkim...
Halk güvende hissetmiyor
Güvenlik meselesine gelince… Ocak 2017’de yapılan bir anket çalışmasında KKTC’de yaşanabilirliğe 10 üzerinden 6.01 puan veren halk, Nisan 2017’de notunu 5.70’e düşürdü. Ankette, her 10 kişiden altısı, ülkeyi yaşanılabilir bulmadığını belirtmiş.
Cinayet, hırsızlık, tecavüz ya da uyuşturucu suçları her gün gazete sayfalarında boy boy yer tutuyor. Vatandaşla konuştuğumuzda kriminal olayların artması, ekonomik nedenler ve ülkeye giriş çıkışta yeteri kadar önlem alınmamasına bağlanıyor.
Aslında buna en somut örnek soygun olayları. 21 Mayıs 2017 tarihinde adaya gelen iki kişinin, 22, 23 ve 24 Mayıs 2017 tarihlerinde altı ev açtıkları tespit edildi. Peki tüm bunlar hangi yolda yürüyebileceğinize ışık tutabiliyor mu?


Kıbrıs sorunu Mısır’ın işine mi geliyor? Kıbrıs Gazetesi Haziran/2017


Kıbrıs sorunu ve ada açıklarında bulunan doğalgazın ticaretleştirilmesine yönelik belirsizlik, bölgedeki diğer oyuncuların devreye girmesine zemin hazırlıyor. 


Kıbrıs sorunu ve ada açıklarında bulunan doğalgazın ticaretleştirilmesine yönelik belirsizlik, bölgedeki diğer oyuncuların devreye girmesine zemin hazırlıyor.  Bölgedeki doğalgazın Türkiye’ye borularla aktarılamaması durumunda Mısır, önemli bir seçenek olarak ortaya çıkıyor. Mısır, yeni keşiflerle birlikte İsrail, Kıbrıs ve Lübnan açıklarındaki doğalgazın değerlendirilmesi şansını yakalarsa Avrupa’nın tedarikçisi olma yönünde önemli bir avantaja sahip olacak. Buradaki tek pürüz ise ülkedeki siyasi istikrar ve buna bağlı olarak pazar güveni.
Güney, pazar güvenini kazanmış durumda
Amerika; İsrail, Lübnan, Mısır ve Yunanistan’ın doğalgaz geliştirme ve araştırma çalışmalarını destekliyor. Bölgedeki doğalgazın sadece Kıbrıs’a değil, komşu ülkelere de refah, ekonomik büyüme getirerek, bu ülkelerdeki istikrara ve güvenliğe yardımcı olabileceği pek çok kez farklı çevrelerce dile getirildi.
Biz beğenelim ya da beğenmeyelim Amerikalı kaynaklar, ada açıklarında bulunan doğalgazla ilgili uluslararası şirketlere verilen lisansları, “pazarın güveninin kazanılması” açısından büyük bir başarı olarak gösteriyor.
Uluslararası şirketlerin, şaibeli hükümet yapısına sahip olan ülkelerden uzak durmayı tercih etmeleri, buna karşılık güneydeki hükümetin istikrarı önemli bir etken olarak kabul ediliyor.
Anlaşma sağlanırsa, doğalgazın taşınması sürdürülebilir olur
Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) tartışmalarıyla ilgili olarak, uluslararası kamuoyu Güney Kıbrıs’ın egemenlik haklarını desteklemeye devam ediyor. Bu destek verilemesine veriliyor fakat Kıbrıs’tan Avrupa’ya doğalgaz taşınmasının Kıbrıs sorunun çözümüyle daha çok yaşayabilir olacağı mesajı da net olarak iletiliyor.
Rum tarafının başını çektiği Lefkoşa-  İsrail -Yunanistan arasındaki East-Med Boru Hattı projesi her ne kadar siyasi olarak desteklense de bunun oldukça karmaşık ve ekonomik açından zor olduğu biliniyor.
Bu projenin şirketler dışında, hükümetlere ait proje olabileceği çünkü hiçbir şirketin bu şartlar altında boru hattı için para vermek istemeyeceği konuşuluyor.
Avrupa pazarında doğalgaz fiyatları ile ilgili önemli değişiklikler yaşandığı için söz konusu boru hattının maliyetinin düşürülmesi gerektiği yönünde bir görüş var. Zaten konuyla ilgili pek çok çalışma da olayın ekonomik boyutunu irdeliyor.
Rum tarafı ise olaya sadece ekonomik değil, özellikle siyasi açıdan yaklaşıyor. Rum hükümeti bu noktada Mısır’la ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor. Bunu niye yapıyor? Aslında yanıt gözümüzün önünde. İleride Kıbrıs gazının Mısır pazarına girmesi ve aynı zamanda LNG tesislerini kullanmayı, seçenekleri arasında tutuyor.
Bölgedeki doğalgazla ilgili en akılcı seçeneğin, Türkiye’ye boru hattı döşenmesi olduğu sürekli hatırlatılıyor. Kıbrıs’ta olası bir anlaşma halinde bu boru hattı rahatlıkla döşenebilir. Ancak bunun gerçekleşmemesi durumunda, Rum hükümeti başka seçeneklere de bakıyor ki bu noktada Mısır, çekici bir alternatif olarak ortaya çıkıyor.
Mısır yeniden ihracatçı olabilir
Mısır’ın, birincil enerji kaynakları tüketimi açısından doğal gaza bağımlılık oranı, yüzde 53 olarak kabul ediliyor. Zohr sahasından üretilecek gazın büyük bir bölümünün, Mısır’ın iç piyasasında tüketileceği beklentisi var. Mısır’da yeni keşfedilecek herhangi bir doğalgaz rezervinin İsrail, Kıbrıs ve Lübnan  doğalgaz arzı ile birlikte değerlendirilmesi durumunda, ülkenin ihracatçı pozisyona geçebileceği düşünülüyor. Bununla birlikte Avrupa’nın önemli LNG tedarikçilerinden biri haline gelebileceğine de işaret ediliyor.
Mısır’daki Arap Gaz Boru Hattı şu anda aktif olarak değerlendirilmiyor. LNG tesislerin ve söz konusu boru hattının aktif kullanımıyla Mısır, doğalgaz ihracatını rahatlıkta hayata geçirilebilecek potansiyele sahip ülke konumuna gelebilir.
Mısır, yeni doğalgaz keşifleri ile İsrail ve Kıbrıs açıklarında bulunan gazın ticarileştirilmesine yönelik sürecin belirsizliğini, kendi açısından avantaj olarak sayıyor.

Dostluk Anlaşması gerçek dostluğun garantisi olabilir mi? Kıbrıs Gazetesi Haziran/2017


Yunanistan, Türkiye ve yeni Kıbrıs arasında bir Dostluk Anlaşması yapılabileceği önerisi ileri götürülmeye çalışılıyor.


Yunanistan  ve Rum tarafı bir süredir, Kıbrıs’ta çözümle birlikte üç ülke arasında imzalanabilecek bir Dostluk Anlaşması’nda ısrar ediyor. Anlaşılan o ki İsviçre’de yeniden toplanacak olan Kıbrıs Konferansı’nda bu taleplerini ilerletmeyi hedefliyorlar.
Dostluk Anlaşması’yla adanın “dış tehditlerden korunması” konusu, önemli unsur olarak yansıtılıyor. Kısacası bu anlaşmayla üç ülkenin müttefik ülke olması hedefleniyor. Bu noktada, tüm askerlerin adadan çekilmesi gündeme geliyor. Anlaşma sadece bölgede güvenliği değil, işbirliğini geliştirmeyi de kapsıyor.
Türkiye, Yunanistan ve yeni Kıbrıs arasında Dostluk Anlaşması imzalanması önerisi, müzakere sürecinde dönem dönem gündeme geldi. Ancak böyle bir öneriye Türk tarafının son zamanlara kadar sıcak bakmadığı biliniyor. Türk tarafının anlaşmanın  “ismi dışında”,  içeriğinde elle tutulan bir şey bulmadığı siyasi kulislerde konuşuluyordu. Rum tarafı ve Yunanistan tarafından sunulan bu öneri değiştirilip, geliştirilebilir. Yeter ki gerçek niyet dostluk, barış ve işbirliği olsun.
Türkiye- Yunanistan ilişkilerinde gerek darbeci askerlerin iadesi gerekse Ege’deki ihlaller zaman zaman gerginlikleri su yüzüne çıkarsa da iki komşu ülke, çok daha iyi ilişkiler içinde olmak istiyor. Bu da resmi açıklamalarla ifade ediliyor. İki ülke ilişkilerinde ekonomi, turizm, sosyal ve kültürel alanlara yeni boyutlar kazandırılması vizyonu var.
Her iki ülkenin başbakanı son görüşmelerinde sorunları konuşarak, cesaretle çözmenin önemine değindi. “İkimiz de mühendisiz” mesajı veren ve sorunlara hızlı, pratik, pragmatik yollara çözüm bulabileceklerini vurgulayan başbakanlar, yeni Kıbrıs’ı da içine alan işbirliği ve dostluk zemini yaratabilir mi? Neden olmasın?

Almanya - Polonya örneği

Almanya ve Polonya arasında 26 yıl önce imzalanan İyi Komşuluk ve Dostane ilişkiler Anlaşması’na benzer bir
uygulamanın, Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs arasında yapılmasıyla ülkeler arasında güven, dostluk ve işbirliğinde ciddi katkı sağlanacağına inanılıyor.
Bazı diplomatik çevreler, Almanya ve Polonya’nın siyasal, toplumsal ve insani ilişkiler açısından 26 yıl içinde önemli bir mesafe kat ettiğini, güven ve dostluğun inşa edilmesi için büyük enerji harcandığına işaret ediyor.

Düşmanlık dostluğa, güvensizlik güvene, çatışma birlikte varoluşa dönüşebilir 
Geçtiğimiz yıl Kıbrıs’ın Polonya Büyükelçisi Barbara Tuge Erecinska, Kıbrıslı Türklere ve Rumlara, tıpkı Polonya ile Almanya’nın imzaladığı gibi bir İyi Komşuluk Anlaşması önermişti. İki ülke arasında imzalanan İyi Komşuluk Anlaşması’nın 25’inci yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende konuşan Erecinska, Polonya ile Almanya arasındaki iyi komşuluk anlaşmasının Kıbrıslılara örnek olması temennisinde bulunmuştu.
Erecinska, iyi komşuluk anlaşmasının imzalanmasından sonra, Berlin ile Varşova arasında çok iyi ilişkiler geliştiğini belirterek, “Bütün Kıbrıslılar, düşmanlığın nasıl dostluğa, güvensizliğin güvene ve çatışmanın birlikte var oluşa dönüştüğünü görmek için bizim örneğimize baksınlar” demişti.
Almanya ve Polonya arasında, Dostluk ve İyi Komşuluk İlişkileri Anlaşması, 17 Haziran 1991 tarihinde, iki yıl devam eden müzakerelerin ardından imzalandı. Anlaşmada her iki taraf, anlaşmazlıklarını barışçıl yollarla çözmeyi ve güvenlik alanında işbirliği yapılması taahhüdünde bulundu.
Anlaşmada, iki ülke sınırın diğer tarafında yaşayan ulusal azınlıkların haklarına saygı gösterilmesi ve özellikle gençler arasında kültürel temasların teşvik edilmesi kabul edildi. Bu antlaşma, geniş kapsamlı işbirliğine yönelik çeşitli konularda düzenli istişare mekanizmaları kurdu. Anlaşma ayrıca Almanya'nın, Polonya'nın AB'ne katılımını destekleme taahhüdünü de içermekteydi. Anlaşma belgesi, güvenlikten ekonomiye, çevreye ve gençlik değişimine kadar gelecekteki ortak çalışmaların yer aldığı 38 maddeden oluştu.

BM parametrelerinden ayrılmak kolay mı?  Kıbrıs Gazetesi/ Temmuz 2017


Kıbrıs müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Türkiye, resmi olarak BM parametreleri ile çözüm aranamayacağını ilan etti. 50 yıllık müzakereler sonucu belirlenen BM parametrelerini, garantör olan bir tarafın isteğiyle terk etmek mümkün mü?


Bu parametreler, BM Güvenlik Konseyi kararlarında yer alıyor. BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs’la ilgili kararlarının kaldırılması için 5 daimi üyenin kararı gerekiyor. 1999 yılında verilen 1251 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararına, BM raporlarında yılda iki kez atıf yapılıyor. Yani Kıbrıs’ta çözüm parametreleri, iki toplumlu iki bölgeli federasyon, siyasi eşit, tek egemenlik, tek vatandaşlık, tek uluslararası kimlik olarak vurgulanıyor.
En etkili Güvenlik Konseyi Daimi Üye ülkesi Amerika, Kıbrıs Konferansı ardından yaptığı açıklamada “ABD, tüm Kıbrıslıların yararına olacak şekilde, adanın iki bölgeli ve iki toplumlu bir federasyon olarak yeniden birleşmesi çabalarına destek vermeye devam edecektir” diyor. Özetle, BM parametrelerinin yer aldığı bir çözüme desteğini vurguluyor. Diğer geriye kalan daimi ülkelerden de bu yönde henüz net bir açıklama gelmedi. Bunun için BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 19 Temmuz’da yayınlayacağı rapor bekleniyor.
Ancak hem garantör hem de Güvenlik Konseyi daimi üye ülkesi olan İngiltere’nin, Crans- Montana öncesi 2008 yılında Talat- Hristofyas görüşmeleriyle başlayan bu sürecin olumlu ya da olumsuz bir şekilde nihayete erdirilmesi gerektiği görüşünü benimsediği biliniyor. Dolaysıyla İngiltere’nin Mont Pelerin’le başlayan ve Crans- Monta’da sonuçlanan süreçte, özellikle garantörler üzerinde oynadığı aktif role yakından bakarsak, ortadaki bu başarısızlık üzerine belki de Kıbrıs sorununda farklı bir yol izlenmesinin değerlendirebileceği noktasına varabiliriz.
Rum tarafında ise Türkiye’nin BM kriterleri içinde çözüm bulunmayacağı açıklaması ve BM Genel Sekreteri’nin başarısızlığı açıkladığı kısa konuşmasında ilk kez “kuzey ve güney” kelimelerini telaffuz etmesi, tehlike çanlarının çalınmaya başladığı yorumlarına yol açtı. Rum lider Nikos Anastasiadis ise halen birtakım şartlar koşarak, “BM parametrelerinde çözüme hazırım” diyor.
BM parametreleri ile ilgili İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesabında, “BM parametrelerinde çözüm olamaz yaklaşımı çok tehlikeli. Tersine, BM parametrelerine daha fazla sahip çıkmalıyız. Kıbrıslı Türklerin tek zırhı bu” ifadelerini içeren uyarı niteliğinde bir paylaşımda bulundu.
Kıbrıs Türk partilerinden CTP ve TDP BM parametrelerinde bir çözümü desteklerden, hükümet ortakları farklı düşünüyor.
“Artık BM parametrelerinde çözüm aranamaz” demek, bir BM parametresi olarak yıllardır kabul edilen federal çözümden vazgeçilmesi anlamını taşımaktadır. Bazı siyasiler tarafından destek bulan bu görüş, Kadife Boşanma yönünde yapılan çağrılara da beraberinde getiriyor. Yani bu kez ayrılık için mi müzakere hazırlıkları yapılmaya başlanacak? Toplumlar buna razı mıdır? Kadife Boşanma Kıbrıs örneğinde mümkün müdür? Yoksa Parça Çözüm daha mı gerçekçidir?
Kadife Boşanma nedir?
1988 yılında Doğu Bloku’nun çözülmeye başlaması ile birlikte Çekoslovakya’da başlayan hareketler, 28 Kasım’da Kadife Devrim’le sonuçlandı. Çek ve Slovakların çoğunluğu, ülkenin ayrılmasını istemiyordu. Ancak gelişmeler ayrılığı beraberinde getirdi.1 Ocak 1993’ten itibaren iki ayrı ülke statüsü ortaya çıktı.
Ülkenin toprakları bir yasayla paylaşıldı. Bu noktada da pek bir sorun yaşanmadı. Malların paylaşımında ise 2’ye 1 oranı kabul edildi. Her iki ülke arasında serbest geçişe izin verildi. Ancak 2004 yılında her iki ülke AB’ne girince, ayrılmanın da anlamı bir şekilde ortadan kalkmış oldu. Buna rağmen, iki ayrı idari yapı varlığını sürdürmeye devam etti.
Kafiye Boşanma, iki devletli çözüm modeline benzerlikler gösteriyor. Bazı çevrelerce Kıbrıs çözümünde alternatif bir seçenek olarak değerlendiriliyor.
İki tarafın dostça, birleşme için değil, ayrılık için anlaşılması, Kıbrıslı Türklere AB içinde özel bir statü verilmesi, bunun karşılığında Kapalı Maraş’ın yasal sahiplerine iadesi şeklinde bir Kadife Boşanma formülü uzun bir dönemdir konuşuluyor.
Tüm bu alternatif tartışmalar, belli ki önümüzdeki günlerde siyasi gündemi meşgul edecek.

Doğalgazda kazanan: İsrail Kıbrıs Gazetesi Temmuz/ 2017


İsrail, bölgede doğalgaz ihracatında bir taşla iki kuş vurmak üzere… İsrail, hem Türkiye’ye boru hattı döşeyerek hem de Eastmed projesini ilerleterek, enerjide yeni denklemler yaratma peşinde.


Kıbrıs müzakere sürecinin çökmesinin ardından, Doğu Akdeniz’de doğalgaz projeleriyle ilgili gelişmeler baş döndürücü bir şekilde değişiyor.
İsrail’in Türkiye seçeneğine hız vermesiyle birlikte Eastmed projesinde sıkıntı yaşanıyor. Hatta bazılarına göre, bu durum Avrupa’nın Kıbrıs, Yunanistan ve Mısır stratejisine İsrail’in bomba koyduğu ve bölgede istikrarı tehdit ettiğini şeklinde değerlendiriliyor.
İsrail iki boru hattını da değerlendirmek istiyor
Geçtiğimiz günlerde, Türkiye ve İsrail arasındaki boru hattının inşa edilmesini sağlayacak hükümetler arası çatı anlaşmayı tamamlamaya karar verildiği resmi olarak duyuruldu. Enerjinin, Türkiye ile İsrail arasındaki normalleşme ve ikili ilişkilerin geliştirilmesi sürecinde, önemli bir simge olduğu düşünülüyor.
Batı Avrupa’nın doğalgaz ihtiyacını Rusya ve Kuzey Denizi’ndeki kaynaklardan karşıladığı, Kuzey Denizi’ndeki kaynakların ise tükenme aşamasına geldiği noktasından hareket eden İsrail’in, önümüzdeki süreçte söz konusu kaynakların yerini, Doğu Akdeniz’in alacağı yönünde bir vizyonu var.
İsrail, Avrupa’ya doğalgaz ihracı için iki önemli projeyi elinde tutuyor. Bunlardan bir de Türkiye. İsrail, hem Türkiye’nin iç tüketimi hem de Avrupa’ya doğalgaz iletim için Türkiye’ye uzanan bir boru hattı döşemek istiyor. Güney Kıbrıs ve Yunanistan bağlantısıyla İtalya’ya uzanacak olan boru hattı ise en önemli önceliklerinden biri olarak kabul ediliyor. İsrail’ e göre iki boru hattını değerlendirmek için yeterli miktarda doğalgaz kaynağına sahip çünkü İsrail Enerji, Altyapı ve Su Kaynakları Bakanı Yuval Steinitz’in ifadesiyle “Fazlasıyla doğalgaz keşfettik ve daha da keşfetmeyi bekliyoruz. Bu, İsrail gibi küçük bir ülkenin tüketeceğinden çok daha fazla bir gaz…”
Rum Yönetimi endişeli
Rum Yönetimi, İsrail’in  Kıbrıs sorunu çözülmeden, Leviathan yatağından Türkiye’ye doğal gaz satmak ve nakletmek maksadıyla boru hattı döşeme konusunda anlaşma yapmak istemsinden endişe duyuyor.
Rum Yönetimi, MEB ilan ettiği bölgeden geçerek, Türkiye sahillerine ulaşacak boru hattına izin verilmesi konusunda, “kendi rızası olmadan boru hattı sınırlarının belirlenmemesi gerektiği” görüşüne sahip. Bu görüşünü de BM Deniz Hukuku’nun, deniz altı boru hattının kıta sahanlığında sınırlarının belirlenmesi için kıyı ülkesinin rızasını şart koşan 79’uncu maddesinin 3’üncü paragrafına atıf yaparak desteklemeye çalışıyor.
Bu paragraf ise, kıyı devletine kendi kıta sahanlığı içerisindeki doğal kaynakları bulmak ve kullanmak,  boru hattından kaynaklanacak çevre kirliliğini engellemek, azaltmak ve kontrol altına almak için makul önlemleri almasına müsaade etmesine karşın kıyı devletine, boru veya elektrik hattı döşenmesini engelleme izni vermiyor.
Bazı uzmanlar ise böyle bir onaya gerek olmadığını söylüyor. Buna göre, Leviathan’dan çıkarılan gazı Türkiye’ye taşıyacak ve Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinden geçecek doğalgaz boru hattı ile ilgili Güney Rum Yönetimine bilgi verilebilir ancak uluslararası deniz hukukunun boru hattının Kıbrıs’ın izni olmaksızın da döşenmesine olanak tanıdığını kaydediliyor.
Eastmed Projesi’nin 2025’te tamamlanması hedefleniyor
Avrupa ülkeleri İsrail’den Avrupa’ya doğalgaz taşımak için tasarlanan Akdeniz doğalgaz boru hattı projesine (Eastmed) destek veriyor. Projenin bitiş tarihi olarak 2025 gösteriliyor.  Boru hattının, İsrail ve Kıbrıs adası açıklarındaki doğalgaz sahalarını, Yunanistan ve İtalya üzerinden Avrupa’ya bağlaması hedefleniyor. Yaklaşık 2 bin kilometre uzunlukta planlanan hattın maliyeti, 6 milyar Euro olarak öngörülüyor.
Bazı uzmanlar, Kıbrıs görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, hem İsrail hem de Güney Kıbrıs’ın kendi gaz endüstrilerinin gelişimini finanse etmek için istikrarlı ihracat pazarını güvence altına almak durumunda kalacağına işaret ediyor. Bu noktada sahneye Rusya’nın girebileceğini belirten uzmanlar, Rusya’nın AB doğalgaz pazarına giden yollar üzerinde daha fazla etki kazanmak için İsrail’i ve Güney Kıbrıs’ı, Mısır üzerinden gaz ihraç etmeye teşvik etmek için güçlü stratejik çıkarları bulunduğunu anımsatıyor.
Türkiye ile diyalog 2016’da başladı
İsrail- Türkiye arasında doğalgaz boru hattı projesi ilk ilgili diyalog,  Ekim 2016’da başladı. İsrail, bir taraftan Mısır, Kıbrıs ve Yunanistan ile enerji alanındaki bağlantısını güçlendirirken, diğer yandan Türkiye seçeneğini de çok önemli olarak nitelendiriyordu. Nitekim iki ülke arasında resmi olarak doğalgaz ihracıyla ilgili başlatılan diyalogun,2017 tamamlanmadan önce ete kemiğe bürünmesi bekleniyor.
Türkiye ile İsrail arasında doğalgaz boru hattı kurulmasına ilişkin çalışmalar, iki koldan yürütülüyor. Ancak bu çalışmaların Türkiye ile Mısır arasında yapılması planlanan anlaşmalara rakip olmadığının da altı çiziliyor.
İsrail’in doğalgazını ihraç etmek için koridorlara ihtiyacı var. Bunlardan biri EastMed boru hattı projesi, biri Mısır ve biri de Türkiye.
İsrail’in denizin altında keşfettiği yaklaşık 900 milyar metreküp doğalgaz rezervi bulunuyor. Bazı çalışmalar 3 bin metreküp doğalgazın daha keşfedilebileceğini ortaya koyuyor.
İsrail, doğal gaz keşiflerinin yüzde 60’ını iç tüketime ayırırken, yüzde 40’ını ihraç etmeyi planlıyor.  İsrail gazının Türkiye pazarına girmesi halinde ise fiyat açısından TANAP ve Irak gazı ile rekabet etmek zorunda kalabilir. Bu nedenle İsrail’den gelecek gazın fiyatı konusu, başlı başına ayrı bir önem taşıyor.

Sürecin başarısızlığı ve sivil toplumun rolü Kıbrıs Gazetesi Temmuz/2017


Kıbrıs müzakereleri çöktü ve çöküşüyle birlikte siyasilerin karşılıklı suçlamaları hız kesmeden sürüyor. Sürecin çöküşünün ardından, her ne kadar farklı yollar ve arayışlar gündeme gelse de iki toplumun barış ve refah içinde yaşaması için ortada duran en gerçekçi seçenek federal çözümdür.

Kıbrıs müzakereleri çöktü ve çöküşüyle birlikte siyasilerin karşılıklı suçlamaları hız kesmeden sürüyor. Sürecin çöküşünün ardından, her ne kadar farklı yollar ve arayışlar gündeme gelse de iki toplumun barış ve refah içinde yaşaması için ortada duran en gerçekçi seçenek federal çözümdür. Buna ulaşmak içinse siyasi irade yanında, sivil toplum örgütlerinin etkin olarak domine ettiği yeni bir sürecin varlığı kaçınılmazdır. Sivil örgütlerin süreçte aktif olması, toplumlar arasında güven geliştirilmesi açısından da önemli bir rol oynayabilir. Sivil toplum örgütleri, tabandan gelen örgütler olduğu için toplumun geniş kesiminin sesinin sürece aktarılmasında etkili olabilir.
Müzakere süreçlerine, hep siyasi bakış açısıyla yaklaşılması ve sivil toplum örgütlerine süreç içinde yeterince yer verilmemesi, başarıya ulaşmayı engelleyen nedenlerden biri aslında. Her nedense bu süreçlerde insan faktörüne, siyasi faktör kadar değer verilmedi. Sivil toplumun görüşlerine zaman zaman başvuruldu ancak süreçte hiçbir zaman belirleyici noktada bulunamadı. Sivil toplumun süreç içinde daha çok aktif olmasına olanak tanınsaydı belki de siyasi iradenin farklı şekillenmesine yol açılabilirdi.
Raporda sivil topluma atıf var
BM Güvenlik Konseyi’nin Kıbrıs’taki BM Barış Gücü’nün (UNFICYP) görev süresinin uzatılmasıyla ilgili son raporunda, sürecin insani boyutuna atıf yapılıyor. Raporda, sivil toplum örgütlerinin ve özellikle kadın gruplarının siyasi sürece katılımının önemi vurgulanıyor. Sivil toplumun siyasi sürece katılımının, ileride yapılacak bir anlaşmanın kalıcılığına büyük yardımı olacağı kaydediliyor.
Raporda, kadınların barış süreçlerinde oynayabilecekleri rolün de altı çiziliyor. Her iki tarafa, sivil toplumun aktif olarak birbirleriyle etkileşim içinde olmasının sağlanması, iki toplumdaki ekonomik ve ticari kuruluşlar arasındaki temasların cesaretlendirilmesi ve engellerin kaldırılması çağrısı da yapılıyor.
Köprüler kurmaya devam
Adadaki en etkili sivil toplum örgütlerinden olan Kıbrıs Türk Ticaret Odası ve Kıbrıs Ticaret ve Sanayi Odası başkanları, statükonun kabul edilmez olduğunu söyleyerek, “köprüler kurmaya devam edeceğiz” diyor.
Kıbrıs’ta barış ve yeniden uzlaşı çabalarının güçlendirilmesi ve devamı dışında, başka bir seçenek bulunmadığı yönünde inanca sahipler. Odalar, iki toplumlu projeler yürütüyorlar ve bu projeleri daha de geliştirmek arzusundalar.
Ancak onlar da sivil toplumun barış sürecine katılımını yeterli bulmuyor. Bu noktada, “Sivil Toplum barış sürecine katkıda bulunmada kritik bir role sahiptir” düşüncesinden hareket ederek, iki toplum arasında ekonomik, sosyal ve kültürel işbirliğinin desteklenmesi gerektiğine dikkat çekiyorlar. Aktif bir sivil toplum, ekonomik ve sosyal diyaloğun sürekli geliştirilmesi, Kıbrıs’ta arzulanan uzlaşının sağlanması yönünde teşvik edici unsurlar olarak kabul ediliyor.
Kadınlar nerede?
Kıbrıs müzakere sürecinde kadınlara yer verilmesi konusu ile ilgili dönem dönem açıklamalar yapılıyor. Ancak açıklamadan öteye gidilmiyor ve kadınların sürece katkısı sınırlı kalıyor.
BM Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı kararı, savaşın kadınlar üzerindeki etkisini tanımlarken, arabuluculuk sürecinde ve barışın tesisinde kadınların oynayabileceği rolün önemini ortaya koyuyor. Kararın kabulünden sonra yapılan araştırmalarda, kadınların barış sürecine katılımıyla ilgili beklentiler ve sonuçlar arasında büyük bir boşluğun bulunduğu belirlendi.
BM tarafından yapılan araştırmalara göre, kadınların barış müzakerelerine katılımı, yeni yaklaşımların ve metotların geliştirilmesine katkı sağlıyor. Kadınların müzakerelere katılımıyla sosyal ve insani konular da dahil ediliyor yani müzakereler, askeri güç ve diğer konuların ötesine taşınabiliyor. Böylece “rekabetçi olmayan bir müzakere” biçimi oluşuyor.
Müzakerelerde kadınların sadece devletler adına katılması bir anlam ifade etmiyor. Kadınların, sivil toplum örgütlerinden seçilerek, orada bulunmasıyla bir farklılık yaşanabiliyor.
Barış müzakereleri sonunda yapılan anlaşmalara bakıldığında, kadınların yer aldığı süreçlerde 15 yıldan uzun süreli barış sağlama şansı, yüzde 35 olarak gösteriliyor.
Teknik Komiteler siyasetten etkilenmemeli  Kıbrıs Gazetesi Ağustos/2017
İki toplumu teknik komitelerin siyasi etkilerden uzak, daha verimli çalışması gerekiyor. Siyasi çözümün bulunmadığı durumlar da ki, şimdi tam da bu pozisyondayız,  iki toplumun günlük hayatlarının iyileştirilmesi hedefiyle oluşturulan komitelerin rolü daha da önem kazanıyor. Ne var ki insani amaçlar nedeniyle kurulan bu komiteler, siyasi etkilerden arınamadığı için çalışmalar sınırlı kalıyor.
Geçiş Kapıları Teknik Komitesi Rum Üyesi Sotos Zakheos, geçtiğimiz hafta bir panelde yaptığı konuşmada, daha çok sınır kapısının açılması girişimine siyasi konuların karıştığını ve beklenen ilerlemenin sağlanamadığını söylemişti. Zakheos, teknik komitelerin siyasi değerlendirmelerin dışında kalması gerektiği mesajını da vermişti.
Zakheos, Lefke ve Aplıç kapılarındaki yavaş ilerleme dışında, Lefkoşa - Kiracıköy arasındaki eski Lefkoşa –Larnaka yolunun açılmasının büyük önem taşıdığını anlatmıştı.
Eski yolun açılması durumunda özellikle Limasol- Larnaka - Lefkoşa’ya doğru akan yol trafiğinin hafifleyeceği düşünülüyor. Kiracıköy (Athinenu), Dali dışında Akıncılar (Lurucina) köylüleri de hem yanı başlarındaki köylere hem de Larnaka’ya kolay ulaşma imkanına kavuşabilirler. Bu köylerden ve Larnaka’dan Lefkoşa’ya olan mesafe de neredeyse yarı yarıya azalacak.
Komitelerin amacının insanların hayatını kolaylaştırmak olduğu noktasından hareket edersek, bu tarz taleplerin dikkate alınması gerekiyor.
Teknik Komiteler Talat-Papadopulos döneminde oluşturuldu
İkinci Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Rum Yönetimi eski Başkanı Tassos Papadopoulos, 8 Temmuz 2006 tarihinde, dönemin Siyasi İşlerden Sorumlu BM Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Gambari huzurunda bir araya gelerek, insanların hayatını kolaylaştıracak gündelik konuları ele almak üzere teknik komitelerin oluşturulması hususunda mutabık kalır. Bu bağlamda,  21 Mart 2008 tarihinde imzalanan mutabakat uyarınca, çalışma grupları ve teknik komitelerin kurulmasına ve bunların sonuçları kullanılarak tam teşekküllü müzakerelerin başlamasına karar verilir.
16 Nisan 2008 tarihinde Çevre, Sağlık, Kriz Yönetimi, Ekonomik ve Ticari Konular, Suç ve Suça İlişkin Konular, İnsani Konular ve Kültürel Miras başlıklarında yedi teknik komite ilan edilerek, çalışmalarına başlar.  Komitelerin çalışmalarıyla ilgili ilk kayda değer gelişme, 3 Nisan 2008’de Lefkoşa’da yayalar için geçişi sağlayan Lokmacı Kapısı’nın açılması ile sağlanır.
2008’den itibaren günün değişen koşullarına göre teknik komitelere yenileri eklenir. Şu anda toplamda 12 teknik komite var. Yukarıda sayılanlara ek olarak Yayıncılık ve İletişim –Frekans, Kültür, Geçiş Kapıları, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Eğitim komiteleri de katıldı.
Tüm komitelerin gündeminde, hayatı kolaylaştırmanın yanı sıra karşılıklı güveni de artırmaya yarayacak çalışmalar bulunuyor. Ancak bu çalışmalar, genellikle siyasi engellere takılıyor. Bu nedenle çalışmalar ya tamamlanamıyor ya da tamamlanması oldukça gecikiyor.
“Alo” diyemiyoruz
Adanın bir tarafından diğer tarafına geçenlerin telefon sinyalleri kayboluyor. İletişime geçmeyi engelleyen soruna bir türlü çözüm bulunamadı. En son olayın teknik değil,  hukuki olduğu ve bunu aşmak için yasal değişikliğin gerektiği söylendi. Rum Yönetimi’nin yasal değişikliğin yapılması halinde,  bunun KKTC’nin tanınması anlamına geleceği için ayak sürdüğü biliniyor. Sadece telefon konusunda değil, diğer bazı konularda da “KKTC’nin tanınmasına yol açacak” endişesi, adımların atılmasına olanak vermiyor.
Eğitim Teknik Komitesi’ne bakıldığında ise iki taraftaki okulların işbirliği yapması, öğrencilerin ara bölgede bir araya gelmesi yönünde her iki eğitim bakanlığı pek istekli davranmıyor. Bu da çalışmaların sekteye uğramasına yol açıyor. Kıbrıs’ta iki toplumun barış içinde yaşaması için barış kültürüne ihtiyaç duyulduğu ve eğitimin bu noktada oynayacağı rol dönem dönem en üst düzeyde yer alanlar tarafından anımsatılsa da uygulamada hedeflenen ivme yakalanamadı.
Kriz Teknik Komitesi ise pek aktif değil. Komite, Kıbrıs’ta, doğal nedenler veya insan eliyle olması muhtemel afet ve/veya acil hallerde, iki tarafın işbirliği yapabilmesi amacıyla ortak bir kriz mekanizması geliştirmek ve bu mekanizmada yer alan unsurların görev, yetki ve sorumluluklarını belirlemek amacıyla hayata geçirildi. 2008’de oluşturulan bu komite, bugüne kadar Kuzey’de ve Güney’de çıkan yangınlar da dahil olmak üzere, hiçbir ortak müdahalede bulunamadı. Buna gerekçe olarak itfaiye araçlardaki sembol ve resmi logolar konusunda sürekli değişen fikirler gösterildi.
Sanırım, teknik komitelerin hayatı kolaylaştırmak için kurulduğu zaman zaman unutuluyor. Hatırlatmakta fayda var…