5 Aralık 2017 Salı

Batık gemiyi hatırlıyor muyuz? Kıbrıs Gazetesi Ağustos/2017
Ülkeye turist çekmek için yıllardır yüksek meblağlar harcanıyor. Harcanıyor harcanmasına ama beklenen turizm patlaması bir türlü yaşanamıyor.
Her yıl yurtdışındaki fuarlara katılıyoruz. Buralarda yapılan harcamalarla ülkeye gelen turist sayısı doğru orantılı mı? Sanmıyorum. Bu yıl turizmde yüzde 30 oranında bir artış yaşanıyor ancak yıllardır yapılan tanıtım faaliyetleri neticesinde bu oranın çok daha yükseklerde olması gerekmez miydi?
Hollanda ve Belçika gibi küçük pazarlarda az da olsa bir artış var. Ancak en büyük pazar olan İngiltere için aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Turizmde hedef 1,5 milyon turist olarak açıklandı. Bu hedef, Kuzey Kıbrıs şartlarında gerçekçi bir hedef mi? Ülkeye gelen turist profili nedir? Bunlar ülkeyi gezerek, harcama yapan turistler midir?
Turizm Bakanlığı, yurtdışı turizm tanıtım faaliyetleri çerçevesinde uzun yıllardır çalışmalar yürütüyor. En büyük turizm pazarımız olan İngiltere’nin başkenti Londra’da yer alan World Travel Market Turizm Fuarı’nda, hemen hemen her yıl Kuzey Kıbrıs standı açılıyor.
Bakanlar Kurulu tarafından 2016 yılının Kasım ayında gerçekleşen bu fuara dış mekân reklamları için 67 bin 970 sterlin ödenmesi kararı verilmişti. Yine reklam, tanıtım, imaj çalışmaları için bir şirkete 250 bin sterlin tutarında bir rakam verilmesi kararlaştırılmıştı. Rakamlar yüksek. Bu rakamlar, turistlerin Kuzey Kıbrıs’ı ziyaret etmelerinde ne kadar etkili oldu? İngiltere’den gelen turist sayısı 2016 yılında 31 bin 480 iken,  2017 içinde söz konusu sayı 26 bin 235’e düştü. Demek ki bir yerlerde bir şeyleri yanlış yapıyoruz.
Aynı dönem içinde Güney Kıbrıs’a baktığımızda ise tam tersi bir durum yaşandığını görüyoruz. 2017 yılının Ocak- Temmuz dönemi geçtiğimiz yılla kıyaslandığında, İngiltere’den gelen turist oranı yüzde 6 oranında artarak, 176 bin 880 oldu.
Anlaşılan o ki tek başına reklamlarla, fuarlarla bu iş yürümüyor. Turizmde adamakıllı bir vizyona ihtiyaç var. Turiste ne sunuyoruz? Deniz, kum, güneş tamam. Başka? Reklamlarda caretta carettalar, tarihi yerlerimiz,  kültürümüz var. Çok güzel fakat yeterli mi? Örneğin Girne Kalesi broşüründe batık gemi ile ilgili birkaç paragraflık tanıtım var. O kadar. M.Ö. 3 yüzyılda Girne açıklarında batan ve günümüzde denizden çıkartılan gemilerin en eskilerinden biri olarak bilinen bu batık gemi üzerinden pazarlama yapmayı hiç mi düşünemedik? Batık Gemi Müzesi’nin sergileme alanı genişletilip, yenilenemez mi? Teknolojinin yardımıyla daha modern  bir sergi alanı yaratılamaz mı?
Rum Enerji Bakanı Yorgos Lakkotrypis, Nisan ayında doğalgaz izinleri imzalanırken Girne’de sergilenen batık geminin bakırdan küçük heykelini günün anısına şirket temsilcilerine hediye etti. Bakırın bir zamanlar Kıbrıs’ın zenginliği olduğunu söyledi ve geminin 1960’lı yıllarda çıkarılarak sergilendiğini anlattı.
Bu gemi Girne Kalesi'nde sergileniyor ancak Rum bakan kadar bu gemiye sahip çıkmıyoruz. Batık gemiyi ne kadar hatırlıyoruz ondan bile emin değilim. Batık gemiyi biz değil ama Güney daha güzel pazarlayıp sunuyor hem de doğalgaz vizyonuyla…
Batık Gemi Müzesi
Batık Gemi neymiş, bir kez daha hatırlayalım. M.Ö. 3 yüzyılda Girne açıklarında batan bu gemi, günümüzde denizde bulunan ve çıkartılan gemilerin en eskilerinden biri olarak biliniyor. Batıkta ele geçen badem kalıntılarına uygulanan karbon testleri M.Ö. 288 tarihini gösteriyor. Geminin yapımında kullanılmış tahtalara uygulanan testlerde, geminin M.Ö. 389 yılında yapıldığı, bir başka deyişle battığı zaman 80 yaşında olduğu sanılmaktadır.
İlk olarak 1965 yılında bir sünger avcısı tarafından üç metre derinliğinde tespit edilen bu batık, sonradan Pennsylvania Üniversitesi araştırmacıları tarafından 1968-1969 yılları arasında yüzeye çıkartıldı. 2 yıl devam eden çok titiz kurtarma çalışmaları sonunda yüzeye çıkartıldı. Geminin 15 metre uzunluğunda ve 4,4 metre genişliğindeki gövdesi, Halep çamından yapılmıştır. Gemide, çoğu Rodos’ta yüklenmiş olduğu tahmin edilen 400 amfora bulunmuş. 10 tanesinin şekli Sisam malı olduklarını işaret etmektedir.
Ayrıca, 29 bazalt İstanköy değirmen taşıyla karıştırılmıştır. Uzmanlar, geminin Kıbrıs’a yönelmeden önce Akdeniz ve Ege kıyılarının çeşitli noktalarında durarak alış-veriş yaptığı tahminindedir. Ele geçen 4 kaşık, 4 zeytinyağı testisi, 4 tuzluk ve 4 kupadan, geminin son seferi sırasında 4 kişilik bir mürettebatı olduğu ve 9 bin kadar badem tanesi kalıntısından da gemicilerin asıl besin kaynağını badem olduğu anlaşılmaktadır. Geminin ucunda toplu halde ele geçen geniş bir yelkene ait olan donanım halkaları, teknenin sonu olan fırtına başladığı sırada, mürettebatın yelkeni indirip sararak yerine koyduğunu göstermektedir. Müze, 3 Mart 1976 yılında ziyaretçilerle buluştu.




Doğrudan Ticaret Tüzüğü’ne ne oldu? Kıbrıs Gazetesi Eylül/2017
Avrupa  Birliği (AB) tarafından verilen “Kıbrıslı Türkleri açıkta bırakamayız” sözü üzerinden 13 yıl geçti. Bu süre içinde Kıbrıslı Türklerin AB nezdinde “açıkta kalmışlığı” bir türlü giderilmedi. AB’nin verdiği sözler arasında bulunan Doğrudan Ticaret Tüzüğü, 2004 yılında Kıbrıslı Türklerin ekonomik gelişmesine yardımcı olmak üzere oluşturuldu fakat hukuki zemin tartışmaları nedeniyle bir türlü yaşama geçirilemedi.
Tüzük, Başkanlar Konseyi’nde halen bekletiliyor. Rum Yönetimi, tüzüğün üçüncü ülkelerle dış ticareti öngören AB Anlaşması’nın 133’üncü maddesine göre hazırlanması ve Konsey kararında oy çokluğunun yeterli olması nedeniyle karşı çıktı. Konsey Hukuk Dairesi inceleme başlatarak, bir rapor hazırladı. Raporda, Rum Yönetimi’nin by-pass edilerek KKTC ile doğrudan ticarete başlanamayacağı, Kuzey’den mal ihracatı için KKTC limanlarının kullanılamayacağı, ayrıca bu kararın müktesebatın değiştirilmesi bağlamında ele alınması zorunluluğuna ortaya kondu. AB Katılım Anlaşması’nın ekindeki Protokol 10’dan hareketle de oybirliği ile karar alınması gerektiği görüşüne yer verildi. Uzlaşıya varılamayınca konu, siyasi parti başkanlarından oluşan Başkanlar Konseyi’ne havale edildi. Tüzük, o günden beridir bir köşede duruyor.

Kuzey Kıbrıs Gümrük Birliği’ne girebilir mi?
AB müktesebatı Kuzey’de askıda bulunuyor. Ancak, Kuzey Kıbrıs’ta AB müktesebatının, adada varılacak anlaşmadan sonra askıdan indirilmesi yönünde bir şart yok. Müktesebatın, Protokol 10 çerçevesinde askıdan indirilmesi mümkün görünüyor.
Kıbrıs AB Derneği Denetleme Kurulu Üyesi Ali Erel, AB konularında en kapsamlı bilgilere sahip olan kişilerin başında geliyor. Erel’le zaman zaman yaptığımız röportajlarda, Protokol 10’daki kısıtlamaların, kısmen veya tamamen komisyon önerisi ve konseyin oybirliğiyle karar alması durumunda kaldırılmasının mümkün olduğunu söylüyor. Komisyon, Yunanistan ve Güney Kıbrıs tarafından önerinin bloke edileceği düşüncesine sahip olduğu için bu konuda çekingen davranıyor.
Müktesebat askıdan indirildiği anda, Gümrük Birliği talebi gündeme gelecek. Gümrük Birliği’ne girilmesi halinde, Maraş’ın açılması, tüm ada üzerinde malların serbest dolaşımı, Kuzey Kıbrıs’taki limanların AB gözetiminde ve denetiminde ithalata açılması da tartışılan konular arasında yer alıyor. Ada üzerinde malların serbest dolaşımı durumunda, Türkiye’den veya üçüncü ülkelerden gelecek malların da serbest dolaşımını içereceği, Kuzey Kıbrıs’taki ticaret kurallarının AB ile uyumlu hale getirilmesi gerektiği düşüncesi bazı çevrelerce seslendiriliyor. Bu durumun, Kıbrıslı Türklerin Türk pazarına da girmesini kolaylaştıracağı vurgulanıyor. Tüm bunların hayat bulup bulamayacağı ise tamamıyla siyasi konjonktürle alakalı.

İslam İşbirliği Teşkilatı izolasyonların kaldırılmasına yardımcı olabilir mi?
Şu sıralar, yüzümüzü İslam İşbirliği Teşkilatı’na (İTT) çevirip, ambargoların sona erdirilmesi çağrısını yapıyoruz. Bu çağrılara cevap verilmesi ihtimali düşük. Teşkilat 57 üyeden oluşuyor ve bu üyelerin bir kısmının “eti aynı kazanda kaynamıyor”. İTT, AB gibi bir yapıya sahip değil; üyeleri birbirlerinden kopuk, aralarında ekonomik ve ticari anlamda güçlü ilişkiler bulunmuyor.
Üye ülkelerin pek çoğu zengin enerji kaynaklarına sahip fakat birçok ülke de enerjiye erişimde sıkıntılarla karşılaşıyor. Enerji zengini ülkeler, bu zenginliği kendi teşkilatları içinde kullanmayı pek tercih etmiyor. Kısacası üye ülkelerin her birinin farklı gündemi mevcut. Bu da haliyle örgütün bütünlüklü işlevselliğini etkiliyor.
Türkiye, 2016 yılından itibaren teşkilatın başkanlığını üstlendi ve bu görevi 2019’da sona eriyor. Türkiye’nin başkanlığı süresince Kuzey Kıbrıs’a uygulanan ambargoların kaldırması yönünde etkin olabileceği düşünülüyor.
“Kıbrıs Türk Devleti” adıyla gözlemci ülke olarak teşkilatta yer alıyoruz. Teşkilatla olan ilişkilerimiz neticesinde, ülkemizden heyetler, İİT Zirvesi ve Dışişleri Bakanları Konseyi toplantılarına düzenli olarak katılıyor. İİT’ye bağlı kuruluşlarla da temasımız bulunuyor.
Ancak unutulmaması gereken bir nokta var. O da farklı ajandalara sahip bu ülkelerden bazılarının, Rum hükümeti ile de farklı gündemlerinin bulunmasıdır.
Buna rağmen, İTT ile yürütülen ilişkiler çerçevesinde ekonomik açıdan ambargoların kırılmasında bir ölçüde ilerleme sağlanabilir fakat izolasyonların tümden kaldırılması konusunda teşkilat üyelerinden çok fazla bir şey beklememek gerekir.
İbadet özgürlüğü ve propaganda Kıbrıs Gazetesi Eylül/ 2017
İbadet özgürlüğü bir haktır ve bunun engellenmesi de insan haklarına saldırı anlamını taşır. Uluslararası hukukta da bu böyledir. KKTC siyasi olarak uluslararası alanda tanınmıyor olabilir ancak bu durum uluslararası kuralların, yasaların buralarda işlemeyeceği manasına gelmez.
Ay. Mamas’ta ibadet özgürlüğü kısıtlaması ve yine daha önceden başka ayinlerle ilgili sınırlamalara gidilmesi yönündeki kararlar, insan haklarına ne kadar değer verdiğimizin de göstergesidir. Bu tarz uygulamalar, yıllar önce ibadet özgürlüğü için başlatılan ve zaman içinde ilerletilen çalışmalara darbe vuruyor. Uluslararası alanda da Kuzey Kıbrıs’ı rahatsız edebilecek bir konuma itebiliyor.
Ay. Mamas, ibadet özgürlüğünün sembolü
Ay. Mamas Kilisesi’nde düzenlenen ayinler, Kuzey Kıbrıs’ta ibadet özgürlüğünün de semboldür. Neden diye sorarsanız, Ay. Mamas’ta 2004 yılında yapılan ilk ayine günler kala kiliseye bombalı saldırı düzenlenmiş ve tüm güvenlik endişelerine rağmen, 1-2 Eylül 2004 tarihlerinde ayinler gerçekleştirilmişti. Buradaki ayinlerle birlikte, KKTC’deki tüm kiliselerde ayin yapma serbestisinin bulunduğu açıklanmıştı.
Türk tarafınca yapılan bu açılımın ardından, ada genelinde ibadet kısıtlanmasının kaldırılması için yoğun çaba sarf edildi. Bu çabalara, 2013’ten itibaren İsveç Büyükelçiliği himayesinde çalışmalarını sürdüren Kıbrıs Barış Sürecinde Dini Yol Ofisi’nin çalışmaları da eklendi. Ofis, din adamları arasında diyalogun geliştirilmesi, adanın her iki yanında dini yerlerin yeniden ibadete açılması konularında ciddi çalışmalar yürütüyor. Bu çalışmalar kapsamında ilk kez Başpiskopos Hrisostomos ve Din İşleri Başkanı Talip Atalay bir araya gelerek diyalog kurdu. Bu diyaloğa Ermeni, Latin ve Katolik cemaatini temsil eden din adamları da katılıyor. Her ne kadar Başpiskopos zaman zaman bu diyalog çizgisinden saparak, siyaset kokan açıklamalar yapsa da kimse bu temasların önemini küçümseyemez sanırım.
Kıbrıs’ın unuttuğumuz çok kültürlü yapısı, farklı inançlara saygı zemininde görünür hale geldi. Tabii bundan huzursuzluk duyanlar da oldu. Kıbrıs müzakerelerinin çökmesini ve iki toplum arasındaki temasların azalmasını fırsat bilenlerin son dönemlerde, ibadet özgürlüğüne göz dikerek toplumlararasında bin bir emekle oluşturulan bu tür ilişkilere darbe vurmak için çalıştığı anlaşılıyor.
Çağdaş bir devlet iddiasındaysanız insan hakları üzerinden misilleme yapamazsınız
Rum Yönetimi ise 13 yıl sonra Ay. Mamas’ta ayin yapılmasının yasaklanmasını, dini özgürlüğün kısıtlanması çerçevesinde uluslararası düzeyde protesto etmeye hazırlanıyor. Ayrıca Rum yetkililer, “Misillemeye gitmeyip, Hala Sultan Tekkesi’nde ibadet izni verdik” şeklinde propaganda peşindeler. Ancak şunu unutuyorlar; eğer çağdaş, demokratik ve insan haklarının özgürce uygulandığı bir devlet olduğunuz iddiasındaysanız “misilleme” kelimesini ağzınıza almamalısınız. Benzer durum bizim taraf için de geçerli.
ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Komisyonu’nun (USCIRF) ve BM’nin Kültürel Haklarla ilgili yıllık raporlarında, Kıbrıs genelinde din özgürlüğüne yer veriliyor. Son olarak mart ayında yayınlanan BM Kültürel Haklar Raporu’nda, Rum yetkililerden, Kuzey Kıbrıs’ta yaşayanların Güney’deki ibadet yerlerine erişimine kolaylık sağlaması istenirken, Kuzey Kıbrıs’taki makamlara Kuzey’de yapılacak ibadetlere konan kısıtlamaları yeniden değerlendirmesi çağrısı yapılıyor. Raporda, taraflara bu tarz konuları “siyasileştirmemeleri” vurgusu da var. ABD tarafından yayınlanan raporlarda ise dini toplumların Kuzey’de ibadethaneler, mezarlıklar ve tarihi-kültürel alanlara erişiminin engellendiğini belirtiliyor.
İbadet özgürlüğünün, propaganda amaçlı kullanılmaması veya siyasete kurban edilmemesi gerektiğini dışarıdan birilerinin bize söylemesine gerek yok. Her iki taraftaki yönetim, insan hakları çerçevesinde zaten bunu yerine getirmeli. Ne var ki adanın Kuzey ve Güneyi’ndeki yetkililer, bunun tersini yapma peşindeler.
Torunlarınız ve çocuklarımız için... Kıbrıs Gazetesi Eylül/2017
Rum Yönetimi Başkanı Nikos Anastasiadis, NEDİSİ kongresinde yaptığı konuşmada çocukları, torunları olduğunu söyleyip, herkesin çatışma ve anlaşmazlık ortamında değil, güvenlik ortamında yaşaması vizyonunu paylaşmış. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Anastasiadis’in çocukları, torunları var. Benim de bir çocuğum var. Elbette sevdiklerimizin çatışmadan uzak, barış içinde hayatını sürdürmesini, bu topraklarda kök salmasını istiyoruz. Kimsenin bunun tersini düşüneceğini sanmıyorum. Bu ada hepimizin olduğuna göre, yeni kuşaklara da bir “ortaklık” bırakmalıyız.
Anastasiadis, son dönemlerde seçimlerin de etkisiyle Kıbrıs müzakerelerinin yeniden canlandırılmasını için “Guterres çerçevesi zemininde masaya dönerim” kartını açtı. Mutlaka yeni bir girişim için düğmeye basılacak ancak bunun en erken Güney’deki başkanlık seçimlerden sonra olması bekleniyor. Peki, bu süre içerisinde ne olacak? Anastasidis,  bu kartını artık daha sık oynayacak. Buradaki tek tehlike çöken müzakere sürecinin ardından, toplumlar arasındaki temasların oldukça azalması, hatta kopmasıdır.
Anastasiadis,  “uluslararası hukuk ve Avrupa hukukuyla uyumlu olacak” bir çözüm isterken, Kıbrıslı Türklerle “ortaklığı paylaşım” konusunu hukuk içerisinde görüyor mu? “Modası geçmiş garantiler sistemi ve Türk Ordusu’ndan kurtulmuş bir devletten” söz ederken, niye Türk askerinin aşamalı çekilme önerisini reddettiğini anımsamıyor? “Guterres çerçevesinde hazırım” diyor fakat buradaki bazı maddeleri öne çıkarıp, diğerlerini görmezlikten geliyor.
Kıbrıs Türk tarafına baktığımızda ise Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, değerlendirmeyi sürdürüyor gibi görünse de federal çözümden uzaklaşan bir yolda ilerliyor. Bizim taraf, Guterres çerçevesi zemininde çözüme hazır mı? Ne düşünülüyor? Yeni zeminden bahsediliyor, bu yeni zemin nedir? “BM parametrelerinde çözüm istemeyiz” yaklaşımı halen geçerli midir?
“AB şemsiyesi altında iki devletli çözüm” düşüncesi kamuoyunda tartıştırılıyor. Hatta zaman zaman, DİSİ’li milletvekillerinin de bu görüşü seslendirdiğini duyuyoruz. Ancak iş ciddiye binince Rum tarafının bu tarz bir çözüme sıcak bakmayacağı ve uluslararası kamuoyunun da ilgisini çekmeyeceği aşikâr.
Rapor üzerinden diplomasi
BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, taraflardan değerlendirme yapmalarını istemişti. Bu değerlendirmelerin taraflarca ne kadar gerçekçi bir şekilde yapıldığı ise soru işaretleri taşıyor.
Taraflar, önümüzdeki hafta New York’ta Crans Montana’da kimin daha haklı olduğu yönünde propaganda yürütmeye hazırlanıyor. KKTC cumhurbaşkanları, BM Genel Kurulu toplantılarına katılamıyor fakat Kıbrıslı Türk Lider sıfatıyla bazı ülkelerin dışişleri bakanlarıyla bir araya geliyor. Temaslar, BM Genel Merkezi’nin içinde yaratılan özel odalarda gerçekleşiyor. Kıbrıslı Türk Liderin BM Genel Kurulu’na hitap etme şansı yokken, Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı konuşma yapabiliyor. BM Genel Kurulu’na hitabın ardından da BM Genel Merkezi’nde basın toplantısı düzenleniyor. Yıllardır prosedür böyle işliyor.
Akıncı ve Anastasiadis arasında toplantı yapılacağı ile ilgili birkaç gündür özellikle Rum basınında haberler yayınlanıyor. Aslına böyle bir toplantı ihtimali çok zayıf çünkü Anastasiadis, orada Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanı sıfatıyla temaslarda bulunuyor. Bu noktada, Cumhurbaşkanı Akıncı ile buluşarak pozisyonu “Rum lider”e düşürmek istemez. Kıbrıslı Türk Lider ise BM Genel Sekreteri ile genellikle BM Genel Kurulu toplantılarının bitiminde görüşür.
New York ziyaretinde taraflar Guterres’in raporuna etki etmek için birbirleri ile yarışacağından ve bu yarışa garantör ülkeler de eşlik edeceğinden, müzakerelerle ilgili “yeni bir girişim” beklenmemeli.

Seçimler hiç bitmez
Güney’de seçim propagandaları başladı. Anastasiadis’in de haliyle müzakereler konusunda daha yapıcı bir pozisyon benimseme yönündeki PR çalışmalarını gözlemliyoruz. İç politikaya yönelik pozisyon oluşturma çabasının somut şekli de “müzakerelere dönmeye hazırım” mesajıyla ortaya çıkıyor.  Bunu yapıyor yapmasına ama AB ad hoc komitesinin çalışmalarını durduruyor ve iki toplumu teknik komitelere engel çıkartıyor. Anastasiadis’in söylediği ve yaptığı birbirini tutmuyor.
Kuzey’de ise Rum tarafının takınacağı pozisyonu bekleyen bir hava hakim… Federasyon yerine, başka çözüm önerilerinin gündemde tutulması çabaları var. “Evimizin içini düzenleyim” deniyor fakat tam tersine evimiz, hem siyasi hem de fiziki anlamda daha çok kirletiliyor.
Her iki taraf adada barış, huzur içinde yaşam istiyor. Ancak bu istek, sözde kalmamalı. Seçimler ne Kuzey ne de Güney de hiç bitmez. Gelecek nesillere başarılar dileriz demekten vazgeçmek ya da “çocuklarımız güven içinde yaşamalı” açıklaması yapıp ardından önkoşullar yaratarak, yan çizmek olmaz. Toplumlara karşı, gelecek nesillere karşı sorumluklar yerine getirilmeli. Ötesi yok.
Mülteciler umurumuzda mı? Kıbrıs Gazetesi Eylül / 2017
Kıbrıs açıklarında geçtiğimiz haftalarda kurtarılan mülteciler, Kokkinotrimithia Mülteci Kampı’na götürülmüş ve Suriyeli Ammar Hammasho burada ailesiyle buluşmuştu. Kıbrıs’a bir yıl önce gelen Hammasho’nun dikenli tellerin arkasında küçük oğlunu öpmesi ve sarılmaya çalışması hepimizi duygulandırmıştı. Bu kare, yaşanan insanlık dramını bir kez daha hatırlatırken, mülteciler konusunda neredeyiz sorusunu da beraberinde getiriyor.
Her yıl 21 Eylül’de Uluslararası Barış Günü kutlanıyor. Bu yılın teması ise “Barış için birlikte: Herkes için Saygı, Güvenlik ve Haysiyet olarak belirlendi. Temanın odak noktasında ise göçmenler ve mültecilere destek olunması için toplumların harekete geçirilmesi bulunuyor.
Doğru şeyi yapma niyetiniz varsa gerekçe aranmaz
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği Kıbrıs Temsilcisi Damtew Dessalegne’nin haziran ayında Mülteciler Günü nedeniyle düzenlediği basın toplantısına katılmıştım. Dessalegne, “Yasal düzenleme olmaması, mültecilere yardımcı olmamaya gerekçe değildir; doğru şeyi yapma niyetiniz varsa yasal düzenlemeye gerek yoktur” mesajını vermişti.
Yani anlayana. Biliyorsunuz buralarda, bir şey yapmak istenmediğinde siyasi tanınmamışlığın arkasına saklananlar var. Ancak bu bir insan hakları konusudur ve yan çizmek öyle kolay değil.
Kuzey Kıbrıs’a gelen mültecilerin çok küçük bir oranı burada kalıyor. Mültecilerin sayısı haziran ayı itibarıyla 86 civarında ve bu rakamın çoğunluğunu Suriye, Filistin ve Irak’tan gelenler oluşturuyor.
Mültecilerle ilgili yasal mevzuat yok fakat yasal düzenlemesi bulunmayan pek çok ülke, bugün mülteci kabul edebiliyor. Dessalege’nin de dediği gibi “mülteci konusunda en önemli şey insanlıktır”.
Mülteciler için yasa olmadan da daha iyi bir sistem geliştirilebilir ve toplumun da buna karşı çıkacağını pek sanmıyorum. Özetle istense bizde de mülteciler için “sosyal devlet anlayışı” içinde çok daha fazla şey yapılabilir.
Bir arpa boyu yol gidilmedi
Ülkemize sığınmak isteyen mültecilerin tutuklanması, geri çevrilmesi, ülkeye sokulmayarak limandan geri gönderilmesi bir insan hakkı ihlalidir. Ülkesindeki işkence veya ölüm tehlikesinden kaçarak, ülkemize sığınmak isteyen mültecilerin, uluslararası çağdaş mülteci hakları çerçevesinde belirli korunma hakları var.
Mülteci Hakları Derneği tarafından geçtiğimiz yıllarda mültecilerle ilgili yasa ve tüzük tasarıları hazırlanmıştı. Tasarılar, mevcut Muhaceret Yasası’ndaki mültecilerle ilgili düzenlemeleri kapsıyordu. Değişiklik önerileri, Meclis Hukuk ve Siyasi İşler Komitesi’nde uzun zaman bekletildi, ardından da unutuldu.
Bu tasarılarda, bir kişinin zulme, ölüme, işkenceye uğrayacağı yere geri gönderilmemesi ve bunun tanınması için bir madde bulunuyordu. Bu maddede, Mülteciler Sözleşmesi tahtında mülteciler nedir ve diğer sorumlu olunan uluslararası hukuk kuralları altında geri göndermeme yasağının kimlere uygulandığı düzenlenmişti.
Bu haklar düzenlenirken, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından KKTC’de kaydedilmiş mültecilere uygulamada tanınan haklar temel alınmıştı. Geçen zaman içinde diğer insani konularda olduğu gibi bu konuda da pek bir adım atılmadı.
Savaşlar ve buna bağlı zorunlu göçler, içinde bulunduğumuz coğrafyada hiç bitmiyor. Canını kurtarmak için ölümü göze alan bu insanlara yardım etmek bir insanlık görevi. Toplum olarak bu konuda hassasız fakat iş yasal boşlukları doldurmaya geldiğinde her nedense savsaklıyoruz. Toplumun bazı insani değerleri halen koruduğunu, kaybetmediğini düşünüyorum. Önemli olan karar vericilerin de insani değerleri daha çok göz önünde tutması; insanlıkla siyaseti karıştırmaması…

30 Ağustos 2013 Cuma

Deniz Kızı’na karşı Afrodit …


Deniz Kızı’na karşı Afrodit …

Ortadoğu’da savaş tamtamlarının çalındığı bugünlerde, Güney Kıbrıs’tan gelen bir haber oldukça dikkat çekiciydi. Baf’a deniz içinde bir kayanın üzerine, 4 metre uzunluğunda Afroidt heykeli dikilmesi önerisi varmış. Akdenizli sıcakkanlı aşk tanrıçası Afrodit heykelinin maliyetinin, 85 milon Euro olduğu açıklandı Bu heykelle  ilgili tüm masraflar  yurtdışında  yaşayan bir grup cebi dolgun  Kıbrıslı Rum tarafından karşılanacakmış. Yani ekonomik kriz, bölgede yaşanan sıcak gelişmeler çok da önemli değil. Varsa yoksa Afrodit.. Ancak işin diğer bir tarafı varmış gibi geliyor. Bu heykel, Baf’ı  turistik cazibe merkezi haline getirmeyi amaçlayan PR tekniği olarak da algılanabilir. Öyleyse bu taktiği tuttum. Danimarka’daki Deniz Kızı heykelinden kopya çekiliyor gibi olsa da ilerisi için getirisi parlak bir projeye benziyor. Kopenhag’da Langelinie limanında bir taş üzerinde oturan  Deniz Kızı heykeli, bu yıl 100. yaşını kutluyor. Bu heykel  sadece 1.25 metre uzunuluğunda ve inanılmaz turist akınına uğruyor. Zaten heykel her zaman sabit bir kayanın üzerinde durmuyor. Zaman zaman başka ülkelerde de sergileniyor.  Deniz Kızı heykeli 1913 yılında Kophenag Belediyesi’ne hediye edilmiş ve 100 yıldır tüm saldırılara rağmen sapa sağlam ayakta duruyor. Evet, Deniz Kızı’na saldırmışlar. 1964 yılında başı kesilerek çalınmış, 1984 yılında kolu kesilmiş, 2003 yılında bombalı saldırıya uğramış ve denize düşmüş. Kısacası başına gelmeyen kalmamış. Ama siz sonuca bakın. Deniz Kızı, “yıkılmadım  ayatayım” edasıyla  bugünlere gelmiş. Bakalım Akdeniz’in köpüklerinden doğan tanrıça Afrodit, yıllara meydan okuyan Kuzey Avrupalı masal kahramanı Deniz Kızı’na karşı ne kadar dayanabilecek…

29 Ağustos 2013 Perşembe

Ama ne gaile : Suriye


Ama ne gaile : Suriye

İnsanoğlu gerçekten bencil. Neredeyse burnumuzun dibinde olan bir ülkede vahşet yaşanırken kılımız kıpırdamıyor; ama Ağrotur’daki İngiliz üslerinin kullanarak Suriye’nin vurulacak olması ihtimali “aman Suriye’den bir füze yolunu şaşırıp da tepemize düşerse” endişesi ile aklımızı başımızdan alıyor. Suriye’yi ne kadar biliyoruz? Ne kadar tanıyoruz? Açıkçası benim, Suriye hakkındaki bilgilerim sınırlıydı. Esad’ın Avrupai görüntülü eşi Esma ve lezzetli baklavaları dışında, Suriye ile ilgili ahım şahım bilgilere sahip değildim. Ailemden birileri Arap Baharı başlamadan önce Suriye’ye tatile gitmişti. Biz de mecburen ilgimizi bir müddet oraya yönelttik de Suriye’yi kıyısından köşesinden az biraz tanıdık. Tuhaf olacak ama ben Suriye’de yaşanan tüm bu karışıklığın nedenini turistlere buluyorum. Tek suçlusu turistler. Niye mi? Hemen açıklayım… Suriye’ye son yıllarda giden turist oranında önemli oranda artışlar olduğu söyleniyor. Turizmde yaşanan bu artış, bazı büyük otoritelerin dikkatinden kaçmamış ki çok geçmeden birileri çorba karıştırır gibi oraları karıştırmaya başlamış. Biz Kıbrıslılar kendimizi dünyanın merkezi sandığımız için az ötede olan, hatta ucundan içine girdiğimiz Ortadoğu’ya aşağıdan bakma tavırlarımız sonucu, komşuda yaşananlardan genelde bihaberiz. Dolaysıyla Suriye’de neler oluyor, İsrail niye sessiz, Lübnan nasıl etkilenir gibi konularla uğraşmıyoruz.  Üzgünüm ama içine kapalı bir toplum olmanın ötesine bir türlü çıkamıyor, ancak şahsımızla ilgili tehlike çanları çalmaya başladığı andan itibaren kabuğumuzdan başımızı uzatıyoruz. Ama ne maraz; ne gaile…